28 Aralık 2006

Pazar

Sabah oldu PAZAR Dün akşam dediğim gibi yine yemek sonrası klavyenin başına oturup uzunca birşeyler daha karaladım, ama evet ama, tam save edecekken elektrik kesintisi benim emeklerimi boşa çıkarttı. Düşünmüştüm, yazarken başka bir yerde sık sık save ederek yazıp sonra buraya aktarmayı ama gerçekçi olmaz diye düşünerek yeniden doğrudan yazmıya başladım.Pazar kahvaltıları hergün yapılandan daha değişik oluyor her nedense?Kahvaltı sonrası bir neskafe, yanında günlük bir puro eşliğinde yazmak. Aslında elle yazmak hele dolmakalem kullanarak yazmak çok güzel olurdu. Benim için değil tabii. Bilmem yazdım mı yazımın çok çirkin olduğunu. Ne tuhaf bir açgözlülük belki de, yazı yazmayı sevmememe rağmen dolmakalem hastasıyım. Biriktirdiğim dolmakalemlerimi de sonunda kullanılmamaktan üzülürler düşüncesiyle çok sevdiğim dostum, yakın arkadaşım Prof. Dr. Selçuk MERCAN'a kullanması için verdim. Dedim ya yakın dostlarıma da bu sayfalarda sık sık yer ayıracağım, benim için çok ayrıcalıklı bir dosttur doktor. Biz ona hocam veya doktor deriz.Genel cerrah olmasına rağmen başımız veya dişimiz ağrısa bile ona danışırız. Bu ona olan sonsuz güvenimizden kaynaklanmaktadır. Derin deneyim ve bilgisiyle bize her konuda yol gösterir, en önemlisi içten yardımlarını esirgemez.Hocam ile olan anılarımızı zaman zaman buraya aktarmaya çalışacağım.Hava güzel, hafif sis görüşümüzü engellese de insanı bunaltmıyan güzel bir aralık günü yaşıyoruz. Az sonra tv de Yalçın Küçük hocamız söyleşisine başlıyacak, onu izlemek çok büyük zevk, jestleri ve zaman zaman sinirli tavrı ile insanları aydınlatmaya çalışmasını izleyeceğim. Kısa bir aradan sonra yine klavyeme döneceğim.
Devam ediyorum.
Yalçın Küçük Hocamız her zamanki gibi heyecanlı, zaman zaman asabi mülakatını bitirdi.İzlemesi çok güzel, zaman zaman heyecanlanıyorsunuz, zaman zaman duygusallaşıyorsunuz en önemlisi bilgileniyorsunuz. Tesbitleri ve uyarıları son derece yerinde ve insanın aklına gelmeyen tesbitlerde bulunuyor, kişilerin sözlü ve yazılı beyanlarından.Küçük yaşta çalışmaya başlıyan ve uzun süre de yoğun çalışma temposu ile bunu devam ettiren biri için tatil günleri ne yalan söyliyeyim biraz ukalalık olacak ama, çok renkli geçmiyor.Sabah kahvaltısı, varsa bir tv programı, biraz gazete ve kitap gezintisi, belki yakın bir dostla bir çay veya kahve keyfi ile birlikte küçük bir şehir turu. Arada biraz klavye ve akşamın oluşu ile yeni bir günün başlangıcını beklemek.Bugün pazar. Bir dost bulup şehir turunu yapabilirsem günü istediğim gibi tamamlamış olacağım."Bu işe bulaştım" demiştim. Evet beni bu işe bulaştıran arkadaşım belki de bana tanıştığımızdan bugüne en hoş tavsiyelerinden birini yaptı. Alışacağım, sık sık ve uzun uzun yazacağım gibi hissediyorum kendimi. Arkadaşım da "bir başla devam edeceksin muhakkak" dedi.Bu arkadaşımdan da söz edeyim yeri gelmiş iken. Uzun senelerdir tanışırız, çok yakın dostluklarımız oldu. Hiç birbirimizi üzmedik, kırılmadık, öylece uzun yıllardır dostluğumuz sürmekte.Zaman zaman birbirimizin dertlerini dinler, bir çıkış ararız. Birbirimizi rahatlatır, hayata daha olumlu yönlerinden bakarak sıkıntılarımızdan, endişelerimizden kurtulmaya çalışırız. Bunda ben biraz daha baskın oluyorum gibi.Geçenlerde güzel bir söz duydum, kim söylemiş hatırlamıyorum ama, "GÜN BİR GÜNDÜR, O GÜN DE BUGÜNDÜR" Ben de bu söze bağlı olarak yaşamıya çalışıyorum. Kimileri gibi yaşanmış, üzücü, sıkıcı, hatalarla dolu eskileri hatırlayıp da kendimi sıkıntıya sokmam. Günümü yaşamaya, önümdekileri değerlendirmeye çaba harcarım. Sanki o zaman daha mutlu oluyorum gibi. İnsanlar tüm yaşamları boyunca sonsuz sıkıntılar, zorluklar yaşarlar. Bunları yaşamadan hayat olmuyor zaten. Ama arada yaşanan mutlulukları unutmamak lazım, bence sorun mutlulukların hüzünlerden daha fazla olmasa bile onları anımsamak, hüzünlerden uzaklaşmak belki de sağlıklı yaşamın şartlarından biridir diye düşünüyorum.İş günleri daha yoğun bir tempoda geçtiği için belki de, tatil günlerinden daha hareketli ve dolu dolu, insanı yaptığı işin sonucunda yaratıcılığı ve görevini başarı ile tamamlaması da ayrı bir mutluluk.İnsanın benliğine girmiş, devamlı beynini kemiren bir histir sıkıntıları aşmak, nasıl aşmak, aşarken katlanılan zorluklar, zaman zaman bizleri gerçekten karamsarlığa iter. Urdu'ca bir atasözü vardır. "TANRIM YOLUMA GÜÇLÜKLER ÇIKAR, ONLARI AŞMAK İÇİN GAYRET GÖSTERMEK ZORUNDA KALAYIM." Gibi bir sözdü. Oysa bizler hiç sıkıntı çekmeden yaşıyalım isteriz. Böyle bir yaşam süren birinin olduğunu sanmıyorum. Ama bunu bile bile yine de sıkıntılarımızı aşmakta zaman zaman çok zorlandığımız da bir gerçektir. Oysa hiçbir sıkıntı, eziyet, hatta işkence bile katlanılmayacak kadar acı değildir.Biraz edebiyat yaptım galiba.Güncel olalım biraz.Bulunduğum yer İstanbul şehir merkezine oldukça uzak sayılır, Beylikdüzü. Yaklaşık 45 km. mesafede, yerleşim planı güzel, çevre düzenlemesi de fena sayılmaz. Havası da şehir merkezine nazaran biraz daha serin olmasına rağmen havadar, ferah. Hele gürültü yok denecek kadar az, evimizin karşısındaki okuldan zaman zaman çocukların teneffüslerde oyun oynarken yaptıkları gürültü de gelmese bayağı bir terkedilmiş kent havası var.Akşam eve gelince arabanızı park edecek bir yer rahatlıkla buluyorsunuz. İşte şehir merkezi ile aramızdaki en olumlu fark bu bence. Teşvikiye'de ve Levent'te oturduğum sıralarda akşam arabayı bırakacak yer bulmakta nasıl zorlandığımı hatırladıkça gülmek geliyor içimden.Pazar günleri de Belediye pazarını gezmek, değişik insanlarla karşılaşmak, düzenli pazarımızda alış veriş yapmak birkaç saatimizi çalıyor.Tezgahtarların bağırışlarını, hanımların tezgahın başına konup adeta tüm malları birer birer inceliyerek sonunda belki bir tane almaya karar verebilmelerini izlemek çok hoş. Her hafta aynı pazar kurulmasına rağmen belki yeni birşeyler gelmiştir diye insan dolaşmadan yapamıyor. Pazarlarımız çocukluğumdan beri çok ilgimi çekmiştir. Eskisi gibi hammallar yok belki ama naylon poşetlere doldurulanları insanlar arabalarına kadar kendi marifetleriyle taşıyorlar, yanlarında küçük çocuklarını da sürükleyen anneler, bazen sıkıntıdan patlayacak duruma gelen kocalarına da laf yetiştirmekten geri kalmıyorlar. Dilerseniz bir köşede oturup dinlenirken pazar içinde dolaşan çaycıdan çayınızı veya kahvenizi içerek sigaranızı tellendirebiliyorsunuz.Tezgahların her gün başka semtlere insan gücü ile taşındığını düşününce hayatın zorluklarını gözlerinizle çok yakından görebiliyorsunuz.Sabah 6 da tezgaha gelip, arabadan eşyaları, sebzeleri, meyvaları büyük bir titizlikle dizmek, alışverişe gelenlerle zaman zaman - El sürmeyiniz, seçmek yok, ben vereceğim, canın sağolsun abla, buyur amca, dahası, -Batan geminin malları, çalan vermez, üç tane alana 1 tane de bedava gibi bağırışlarla insanlara hizmet veren esnafın da hakkını vermek glerekir.Bizler ise sadece para öderken, -Ne kadar pahalı, geçen hafta daha ucuzdu, deriz ama yine de torbaları doldurup evin yolunu tutarız. Akşam saati geldiğinde bağırışlar değişir.
-Mostrası kaldı, hepsi ..... TL. gibi biran önce malları bitirip, tezgahı toplayıp ertesi günü yeni bir pazar yerine gitmenin hazırlıkları başlar.Pazar sohbeti bu kadar. Belki akşama belki de yarın yeniden klavyenin başına oturacağım. Günlük yazılara devam edeceğim. Arkadaşlar, dostlar, akrabalar, iz bırakanlar bu sayfalarda sıkça yer alacaklar. Onları da belki benim bile bugüne kadar bilmediğim yönleriyle tanıyacağız. Hoşçakalalım.

Hiç yorum yok: