19 Ağustos 2007

6 AYDIR NEREDEYDİM?

Şöyle bir baktım da tam 6 ayı geçmiş yazmıyalı. Oysa geçen 6 ayda neler yaşadım. Hepsini hatırlıyorum desem doğru olmaz.
Biraz siyaset ile uğraştım, köy kasaba gezdim ama boşuna mı gezdim bilmiyorum. Zira seçim sonuçları hiç de beklenildiği gibi çıkmadı. Gerçi benim tahminlerime yakın çıktı ama yine de benden ziyade çoğunluğun beklentilerine cevap veremedi.
Bir dönem daha sıkıntılı günler, aylar belki yıllar yaşayacağız gibi gözüküyor. Gezdiğimiz yerlerde halkın çoğunluğu meydana gelen tablonun aleyhinde olmasına rağmen nasıl oldu da böyle bir sonuç çıktı? Bunu uzun uzun irdelemek gerekir diye düşünüyorum. Demek ki halkın yarısına yakın kısmı hayatından memnun. Ama nasıl?
Ekonomik veriler hiç de öyle söylemiyor, dış ticaet açığı, cari açık, bankaların satışı, yabancıların borsası, döviz oyunları, varlıkların satışı, dış politik dengeler, kuzey Irak, Kıbrıs, Ege, Ermenistan, Ekümenik Patrik, Federasyon talepleri, saymakla bitmiyecek kadar sıkıntılar bir kenarda dururken insanlar nasıl oluyor da böyle bir seçim yapıyorlar? Sorular bitecek gibi değil. Ancak şu sonuca kolay varıyoruz. Demek ki insanlar olayları bizim gördüğümüz gibi görmüyorlar veya göremiyorlar. Aksi halde bir paket bilmem yardım karşılığında böyle bir tercih yaptığına inanmak istemiyorum halkımızın.
Bunda şüphesiz bizlerin kabahati büyük. Demek ki insanlara gerekli bilgileri veremiyoruz, onlara ulaşamıyoruz, onları bilgilendirip doğru düşünceye sevkedemiyoruz. Ne diyelim bekle gör.
Zaman zaman epostama öyle mesajlar geliyor ki insan hakikaten yaşadıklarını çabuk unutuyor. Söylenen sözleri, vaadleri hatırlasa her halde böyle bir sonuç çıkmazdı diye düşünüyorum. Bunda elbette ki diğer siyasi partilerin de suçu büyük. Kendilerini anlatamadılar, üçbeş göstermelik miting ile bu işlerin olmıyacağı belliydi. Halka inmek halkı bilinçlendirmek gerekir diye düşünüyorum. Son okuduğum kitap da bununla ilgili. Sevgili Metin AYDOĞAN’ın yazdığı “TÜRKİYE NEREYE GİDİYOR” adlı eserinde hem Türkiye’mizin nereye gittiğini çok açık şekilde ifade ederken hem de yapılması gerekenleri çok net olarak sıralıyor. Bundan önceki eseri de yine “TÜRKİYE ÜZERİNE NOTLAR” da da oynanan oyunları ve sonuçlarını çok net şekilde ortaya koyarak Mustafa Kemal dönemi ile kıyaslıyarak (1923-1938) döneminden bugüne kadar yapılanları, daha doğrusu yapılmıyanları çok net ortaya koyuyor. Okudukça insan nasıl 70 yıldır aldatıldığını çok daha iyi anlıyor.
Elbette pes edecek değiliz, mücadeleye aynı hızla hatta daha büyük bir istekle devam edeceğiz. Bilmem siz ne düşünüyorsunuz?

26 Şubat 2007

Ara verdim

En son 5 şubat günü yazmışım. Demek ki 20 günü aşkın bir süredir ortalarda yokum. Kah İstanbul’a iniyorum, kah burada kalıyorum, burada kaldığım günlerde çoğu kez gazete, kitap, birkaç film ile günüm geçiyor. İstanbul’a indiğimde ise bir çok eski dostu görme imkanım oluyor tabi.
Ara sıra buluşup biraz balık, az şarap ile keyiflendiğimiz de oluyor elbette. Geçenlerde yine böyle bir günde nefis balık, yanında deniz mahsulü mezeler ve şarap yerine rakıyı tercih ettik. Rakıyı oldum olası sevemedim, favorim ise şarap. Ancak her masada oyun bozanlık etme itirazlarına zaman zaman uyarak rakı içmeye çalıştığım oluyor. Ancak kaliteli bir şarap her zaman tercihimdir.
Sevgili arkadaşımın bu sefer de arabası bozuldu, Kilyos’tan alıp tamirciye getirmek onun için büyük külfet idi ancak ne kadar kolay olduğunu görünce rahatladı sanırım.
Geçen hafta biraz soğuk geçen günlerin peşinden bugün yine normale döndük. Evet sayılı günler geçip gidiyor. Bahar geldi mi bitti mi belli değil ama yaz yakında sanırım.
Nedendir bilinmez, yazmaya hazırlanınca çok yazacakmışım gibi geliyor ancak klavyeye parmaklarımı yerleştirince sanki düşüncelerim kayboluyor gibi. Aslında uzun uzun yazmak istiyorum ama beceremiyorum işte. Yine bir şiir yazmaya çalışayım en iyisi.
Rüzgarı arkana alırsan
Güneşi hissedebilirsen
Uzakta olmadığını göreceksin
Sevdiklerinin
Koşmana ihtiyacın olmayacak
Uzanacaksın yıldızlara
Parlayan ve göz kırpan
Dokunacaksın ipek saçlarına ellerinle
Yanındaymış gibi
Hissedeceksin içinde
Neyse bu günlük bu kadar.

5 Şubat 2007

Hediye verebilmek

Biliyorum en zor şeylerden biridir sevdiğinize hediye seçmek. Ama almak zorunda iseniz kaçış yok bundan. Daha önce de yazdım en çok sevdiğim şeydir hediye vermek. Doğum günü, Yılbaşı, Bayram diğer özel günlerde sevdiklerinizi hatırlamanız, onların paketi açarken gözlerinin parlaklığını hissetmek çok büyük bir zevk.

Bir de aldığınız hediyeyi verememek gibi bir şey var. Acaba hoşuna gider mi? diye düşünmek veya yanlış anlaşılmak.

Ocak ve Şubat ayları benim için oldukça zor geçiyor, zira ocak ayında 6, şubat ayında 4 doğum günü kutlaması yapacağım. Neyse ocak ayını kazasız atlattım. Küçük bir arıza oldu ama onu da önümüzdeki günlerde telafi edeceğimi umuyorum. Şubat geldi 4 doğum günü hediyesi düşünmem lazım, 11 yaş ile 60 yaş arasında değişen doğum günleri için.

Şöyle bir karar verdim, 4 doğum günü kutlamasında da her birine güzel birer kitap almayı düşünüyorum. Çok okuyan kişiler değiller belki ama bu hareketim onları da okumaya teşvik eder veya okuma meraklarını biraz daha arttırır diye ümitleniyorum.

Bir de geçen aydan borcum var dedim ya. Onu da nasıl telafi edeceğim diye de kara kara düşünüyorum. Bu hafta bunları halledersem kendimi bayağı hafiflemiş hissedeceğim. Ben ise hediye almak için babalar gününü ve temmuz ayını bekliyeceğim. Umarım beni de unutmazlar sevdiklerim.

Kış Bitiyor mu?

Arayı biraz uzattım galiba. Sanırım yeni yıldı pek fazla birşeyler yazamadım. Ama Yeni Yılın ilk şiirini yazdım. Ara sıra böyle ilham mı dersiniz ne dersiniz bilmem ama parmaklarımın altındaki klavyem sanki otomatiğe bağlanmış gibi aklımdan geçenleri ekrana döküveriyor, sonra da üzerinde bazı rötuşlar yaparak bir şiir oluşturuyorum. Çok anlamlı olmasa da.

Rüzgara doğru yürüyeceksin
Yağmura doğru yürüyeceksin
Karanlığı koşacaksın belki de
Hayallerin yıkılmış olsun ve parçalanmış
Yürümeye devam edeceksin
Yüreğindeki umutla korkmadan
Yalnız değilsin böylece.

Yazdıklarım biraz hüzünlü şeyler oluyor ama, hep daha neşeli, insanlara gelecek için güzel mesajlar verecek, umut dolu şeyler yazmak istiyorum ama olmuyor. Deneyeceğim, bu çeşit birşeyler karalamıya çalışacağım.
Televizyon kanallarında günlerdir çığırtkanlığını yaptıkları soğuk hava ve kar nihayet bu sabah 20 dakika kadar yağdı İstanbul’a. Öğleden sonra ise eser kalmadığı gibi havaların yarından sonra mevsim normallerinin üzerine çıkacağı söylenmeye başlandı. Yazı özleyenler fazla üzülmesinler, şubatı bitiriyoruz kaldı mart eh birkaç gün de nisan. İşte geldi bahar ve ardından yaz.
Yazın insanlar daha umutlu oluyorlar gibime geliyor. Sıcak hava, parlak güneş, mümkünse seyahat etmek, deniz ve kum özlemimiz olan şeyler. Her yaz sonunda söylenenler ve düşünceler ile her yaz başındaki söylemler değişmiyor pek. "Eyvah yaz bitti, kış başladı yaza çok var." Veya "Kış bitiyor ne mutlu bize ki yaz yaklaştı." Bu bile bizlerin morali açısından olumlu bir özlem diye düşünüyorum. Şimdiden gelecek olan yaz dönemi için herkesin dilediğince bir yaz geçirmesini temenni ediyorum. Seyahati sevenler bol bol gezsinler, deniz ve parlak bir güneş özlemi ile dolu olanlara da dolu dolu güneşli bir yaz temiz mavi bir deniz diliyorum. Bu arada ben de geçen yıl olduğu gibi bu yıl da umarım güzel bir yaz sezonu geçiririm. Zira geçen yaz Ege sahillerinde çok gezdim, çok eğlendim, çok çok sıcak bir yaz geçirdim. Bazı noksanlıklar olmasına rağmen mutlu bir yaz yaşadım. Umarım bu yaz bu eksiği de tamamlarım dişe düşünüyorum.

22 Ocak 2007

İstanbul




İstanbul'da yaşamak artık zorlaşıyor. Baksanıza Başbakan plaka sınırlaması getirecekmiş. Peşinden başka sınırlamalar da gelir sonu nereye varacak bakalım. İnsanın istediği yerde özgürce yaşamasına mani olacaklar, aklın alacağı şey değil. (İşte eski Taksim meydanı)
İstanbulu bu hale getireceksin sonra da abuk subuk tedbirlerle insanların özgürlüğünü kısıtlayacaksın. Geçenlerde eski İstanbul resimlerini karıştırdım da enteresan görüntülerle karşılaştım. Nereden nereye gelmiş şu İstanbul. Dolmabahçe, Beşiktaş, Boğaz, ne kadar çok değişmiş. Belki eski görüntüler de hoş değil ama insanlar nefes alıyorlarmış, nüfus bu kadar olmadığı için birbirleri ile ilişkiler kurabiliyor, tanıdıklarına her an rastlıyabiliyor, sokakta birbirlerini selamlıyabiliyor, hatırlarını sorabiliyorlardı. Beşiktaşta yürürken en az üç beş dükkana uğrar hatır sorar, yolda da birçok insanla selamlaşırdım ben de.

Şimdi ise aynı apartmanda oturanlar asansöre binip 10 ncu kata çıkıyorlar tek bir kelime yok. Neden bu kadar yabancılaştık birbirimize.
Ne oluyr bize, tahsil oranı artıyor ama kültür kalitesi düşüyor. Gençler hep iyi okullarda eğitim gördükleri halde bakıyorum bir gencin 2, 3 arkadaşı yok. Ben hala lise ve üniversite arkadaşlarım ile sık sık buluşup hoş sohbetler yapıyorum. Ayrı bir çaba da harcıyorum bunun olması için.
Eğitim sistemindeki bozukluğa bağlıyorum bu gelişmeyi. Zira robot gibi yetiştiriyoruz gençleri. Ezber dersler başladığından beri kitap okumak, öğrenmek, araştırmak kalmadı artık. Çocuklar daha yaşlarında iken kreşlere, yuvalara gönderilmeye başlanıyor sözde sosyal olsunlar diye ama ne gezer. Tam tersine bencil oluyorlar. Belki de haklılar bencil olmakta, bu zamanda kimin kimseye faydası dokunmuyor. Ne zaman büyük bir kitapçı dükkanına girsem gözlerim etrafta kitap seçen ve satın alan gençleri arıyor ama pek karşılaşıyorum diyemem. Şu televizyonlar yok mu, elimde imkanım olsa yayın saatlerini günde 6 - 8 saat ile sınırlarım. Japonya'da 1 kişi yılda 26 kitap okurken, maalesef Türkiye'de 6 kişiye 1 kitap düşüyor yılda. (bir Dolmabahçe resmi)
Televizyon izleme oranı ise ortalama günde kişi başına 4 saati aştı. Tabi bu televizyonlara kitlenirse insanlar kitap okuma oranı da daha da aşağılara düşer mutlaka. Yine her zamanki gibi daldan dala atladık. Daha derli toplu yazmaya çalışacağım bundan sonra, zira durmadan tenkit yiyoruz.






15 Ocak 2007

Doğum günü mü?






Bugün yazmaktan ziyade resimlerle bir sayfa yapmak istiyorum. Zaman zaman arkadaşlardan değişik resimler ve animasyonlar geliyor içlerinde o kadar hoş resimler var ki bilgisayarı her açtığımda bakmadan edemiyorum.
Ben de bugün biraz internette gezinip değişik resimler bulmak istiyorum. Bakalım görebilenler beyenecekler mi.
TV de yine bıktırıcı sabah programları başladı, odamda bile salondan gelen Seda Sayan’ın haykırışları, M. Ali’nin çirkin esprileri, kuşum Aydın’ın pepe konuşmaları yazmamı engelliyor adeta.
Yine de yazacağım. Bugün Pazartesi evdeyim, yarın İstanbul’a inip arkadaşlarla güzel bir akşam yemeği yiyeceğiz şimdilik program bu ama her an değişebilir. Bir de yakında kutlayacağımız bir doğum günü var ki onun için de bir yandan mekan bakacağız, bir yandan da o gecenin çok güzel olması için bazı hazırlıklar yapacağız. Tabii benden yardım istenirse elimden geleni de yapmaktan çekinmem. Çok güzel olması için büyük çaba sarfedilmekte. Kolay değil 50 nci yaş kutlaması olacak. Yakın dost ve arkadaşları ile bir doğum günü planlamış yakışıklı arkadaşım. İnşallah gönlünce mutlu bir doğum günü partisi gerçekleştirir.
Çiçek bu tür günlerde vazgeçilmez bir hediyedir. Her çiçeğin de bir anlamı olduğu söylenir. Ama bir hanımefendiye verilecek mücevher türü bir hediye herhalde bir çiçekten daha makbule geçer mutlaka. Ama daha önce yazdığım gibi hediyeyi açan insanın o an beynini okumak mümkün olsa. Bana sorarsanız favori çiçeğim: Gül. Daha sonra menekşe.

8 Ocak 2007

Yılbaşı Bayram

Sayılı günler çabuk geçer derdi büyüklerimiz. Gerçekten doğru, yılbaşı geldi geliyor derken işte 8 gün geçti bile. Hatırlıyorum da milenyuma giriyoruz feryatları arasında ne kadar heyecanlandığımızı arkaya dönüp baktığımızda 6 senesini devirmişiz. Yılların akıp gitmesi güzel bir şey, insan yaşadığını hissedebiliyor. Ancak ömrümüzden senelerin de kayıp geçtiği acı ama gerçek.
Yeni yılda neler değişecek, değişmeli veya değişti mi?
Bence değişen bir şey yok gibi. Unutmadan yeni yıla Saddam’ın asılma görüntüleri ile girmemiz müslüman bir ülke vatandaşı olarak beni çok etkiledi. Bugün tartışıldığı gibi uzun seneler de tartışılacaktır neden asıldığı. Asılmayı hak eden başka insanlar yok mu da Saddam asıldı? Veya daha sırada bekleyen bu cezayı hakeden kimler var? Yoksa insanlık suçu sayabileceğimiz, bir insanın canına bu şekilde son vermenin hala günümüzde yaşanması acaba bizleri utandırmalı mıdır? Hep söylenir “karıncayı bile incitmez” Hoş karınca incinmez, direkt ölür.
Gazetelere bakıyorum da bazı siyasilerin “Bayramda asılması müslümanlar için iyi olmadı” gibi buna benzer beyanları var. Sanki bayramdan önce veya sonra asılsa idi daha uygun mu olacaktı? Diye de sormak lazım. İşte bu siyasiler ülkeyi yönetmeye talip oluyorlar ve bizler de seçenek kıtlığından Ülkemizi ve bizleri yönetsinler diye seçmek zorunda bırakılıyoruz.
Neyse, bu tartışmalar sürüp gider. TV yayınları insanları uyutmaya devam ederler, insanlar da ne verirlerse onu almaya alıştırıldılar zaten.
- Hangi manken kimle ne yapıyor?
- Kim kimi soymuş?
- Aile faciaları,
- Yangın, soygun,
- Ekonomi tıkırında,
Velhasıl bir sürü boş ve çirkin görüntülerle günün sonunu getiriyorlar. İnsan düşünmeden edemiyor, bu RTÜK denen kurum ne iş yapar diye. Kendi ismini bile yanlış söyleyen bir kurum. Nedense konuşurken insanlar neden rütük derler? Retük demek gerekmez mi? R harfinin okunuşu re olduğuna göre. Böyle de bir ifade kirliliği yaşıyoruz, yanında tabii yabancı kelimelerin bol kullanıldığı bir Türkçe olunca bu tür sonuçlar kaçınılmaz oluyor. Ben arkadaşlarla yazışırken biraz da hoşluk olsun diye örneğin, cd (sidi) yerine cede diyorum, tv (tivi) yerine teve diyorum, dvd (dividi) yerine devede, bunun gibi birçok konuda türkçe ifadeler kullanarak düzeltmeler yapıyorum, insanların da hoşuna gitmeye başladı. Belki alışırlar doğruları bulmaya.
Bir profesör büyüğüm söylemişti. “Bir ülkede ne kadar çok ve yersiz yabancı kelimeler kullanılmaya başlanırsa o ülke kültüründen o kadar uzaklaşmıştır” diye. Yanlış olduğunu hiç düşünmüyorum.
Hele bir tanesi var ki insanın gülmek yerine oturup uzun uzun düşünmesi lazım. Son zamanların moda kahvaltı mekanlarından Simit + Çay.


Bir tanesi tabela asmış aynen şöyle: Geleneksel Osmanlı Simit House
Bir diğeri, Simit Evi Breakfast. Bir başkası: Simit Evi Geleneksel fast food

Simitin karşılığını da yabancı dil ile yazsalar iyice anlaşılmaz olacağından korkuyorlar anlaşılan.
Yabancı kelimeler kullanımı demişken bir de çok gıcık (kusura bakmayın) olduğum bir şey daha var yazmadan geçemiyeceğim.
Arabanın arkasında camda sallanan bir tabela: “Baby on board” Ne yapalım yani sana özel ilgi mi göstereceğiz, herkes anlar mı ne demek istediğinden, şunu türkçe olarak sallandırmak çok mu garip olur?
Bunları çoğaltmak mümkün. Bu da bir kirlilik değil mi?
Kirlilikten uzaklaşalım, hava bugün pırıl pırıl diyebileceğimiz bir bahar havasını andırıyor. Ilık sayılabilir ocak ayına göre, gökyüzü açık ve parlak güneş ısıtıyor tüm kış mevsiminin böyle geçmesini dilerim. Şunun şurasında herkesin özlemini çektiği yaza da 70 - 80 gün kaldı sayılır. Gelsin güneş, kum, deniz, sevinsin çoluk çocuk. Okul tatili başlasın, kabus sona ersin gibi.
Öğlen oldu, Silivri’ye gitmem gerekiyor, bir mahkeme meselesi için.
Dönüşte belki Silivri’den de izlenimlerimi aktarırım. Son yıllarda çok geliştiğini görebiliyorum.