22 Ocak 2007

İstanbul




İstanbul'da yaşamak artık zorlaşıyor. Baksanıza Başbakan plaka sınırlaması getirecekmiş. Peşinden başka sınırlamalar da gelir sonu nereye varacak bakalım. İnsanın istediği yerde özgürce yaşamasına mani olacaklar, aklın alacağı şey değil. (İşte eski Taksim meydanı)
İstanbulu bu hale getireceksin sonra da abuk subuk tedbirlerle insanların özgürlüğünü kısıtlayacaksın. Geçenlerde eski İstanbul resimlerini karıştırdım da enteresan görüntülerle karşılaştım. Nereden nereye gelmiş şu İstanbul. Dolmabahçe, Beşiktaş, Boğaz, ne kadar çok değişmiş. Belki eski görüntüler de hoş değil ama insanlar nefes alıyorlarmış, nüfus bu kadar olmadığı için birbirleri ile ilişkiler kurabiliyor, tanıdıklarına her an rastlıyabiliyor, sokakta birbirlerini selamlıyabiliyor, hatırlarını sorabiliyorlardı. Beşiktaşta yürürken en az üç beş dükkana uğrar hatır sorar, yolda da birçok insanla selamlaşırdım ben de.

Şimdi ise aynı apartmanda oturanlar asansöre binip 10 ncu kata çıkıyorlar tek bir kelime yok. Neden bu kadar yabancılaştık birbirimize.
Ne oluyr bize, tahsil oranı artıyor ama kültür kalitesi düşüyor. Gençler hep iyi okullarda eğitim gördükleri halde bakıyorum bir gencin 2, 3 arkadaşı yok. Ben hala lise ve üniversite arkadaşlarım ile sık sık buluşup hoş sohbetler yapıyorum. Ayrı bir çaba da harcıyorum bunun olması için.
Eğitim sistemindeki bozukluğa bağlıyorum bu gelişmeyi. Zira robot gibi yetiştiriyoruz gençleri. Ezber dersler başladığından beri kitap okumak, öğrenmek, araştırmak kalmadı artık. Çocuklar daha yaşlarında iken kreşlere, yuvalara gönderilmeye başlanıyor sözde sosyal olsunlar diye ama ne gezer. Tam tersine bencil oluyorlar. Belki de haklılar bencil olmakta, bu zamanda kimin kimseye faydası dokunmuyor. Ne zaman büyük bir kitapçı dükkanına girsem gözlerim etrafta kitap seçen ve satın alan gençleri arıyor ama pek karşılaşıyorum diyemem. Şu televizyonlar yok mu, elimde imkanım olsa yayın saatlerini günde 6 - 8 saat ile sınırlarım. Japonya'da 1 kişi yılda 26 kitap okurken, maalesef Türkiye'de 6 kişiye 1 kitap düşüyor yılda. (bir Dolmabahçe resmi)
Televizyon izleme oranı ise ortalama günde kişi başına 4 saati aştı. Tabi bu televizyonlara kitlenirse insanlar kitap okuma oranı da daha da aşağılara düşer mutlaka. Yine her zamanki gibi daldan dala atladık. Daha derli toplu yazmaya çalışacağım bundan sonra, zira durmadan tenkit yiyoruz.






15 Ocak 2007

Doğum günü mü?






Bugün yazmaktan ziyade resimlerle bir sayfa yapmak istiyorum. Zaman zaman arkadaşlardan değişik resimler ve animasyonlar geliyor içlerinde o kadar hoş resimler var ki bilgisayarı her açtığımda bakmadan edemiyorum.
Ben de bugün biraz internette gezinip değişik resimler bulmak istiyorum. Bakalım görebilenler beyenecekler mi.
TV de yine bıktırıcı sabah programları başladı, odamda bile salondan gelen Seda Sayan’ın haykırışları, M. Ali’nin çirkin esprileri, kuşum Aydın’ın pepe konuşmaları yazmamı engelliyor adeta.
Yine de yazacağım. Bugün Pazartesi evdeyim, yarın İstanbul’a inip arkadaşlarla güzel bir akşam yemeği yiyeceğiz şimdilik program bu ama her an değişebilir. Bir de yakında kutlayacağımız bir doğum günü var ki onun için de bir yandan mekan bakacağız, bir yandan da o gecenin çok güzel olması için bazı hazırlıklar yapacağız. Tabii benden yardım istenirse elimden geleni de yapmaktan çekinmem. Çok güzel olması için büyük çaba sarfedilmekte. Kolay değil 50 nci yaş kutlaması olacak. Yakın dost ve arkadaşları ile bir doğum günü planlamış yakışıklı arkadaşım. İnşallah gönlünce mutlu bir doğum günü partisi gerçekleştirir.
Çiçek bu tür günlerde vazgeçilmez bir hediyedir. Her çiçeğin de bir anlamı olduğu söylenir. Ama bir hanımefendiye verilecek mücevher türü bir hediye herhalde bir çiçekten daha makbule geçer mutlaka. Ama daha önce yazdığım gibi hediyeyi açan insanın o an beynini okumak mümkün olsa. Bana sorarsanız favori çiçeğim: Gül. Daha sonra menekşe.

8 Ocak 2007

Yılbaşı Bayram

Sayılı günler çabuk geçer derdi büyüklerimiz. Gerçekten doğru, yılbaşı geldi geliyor derken işte 8 gün geçti bile. Hatırlıyorum da milenyuma giriyoruz feryatları arasında ne kadar heyecanlandığımızı arkaya dönüp baktığımızda 6 senesini devirmişiz. Yılların akıp gitmesi güzel bir şey, insan yaşadığını hissedebiliyor. Ancak ömrümüzden senelerin de kayıp geçtiği acı ama gerçek.
Yeni yılda neler değişecek, değişmeli veya değişti mi?
Bence değişen bir şey yok gibi. Unutmadan yeni yıla Saddam’ın asılma görüntüleri ile girmemiz müslüman bir ülke vatandaşı olarak beni çok etkiledi. Bugün tartışıldığı gibi uzun seneler de tartışılacaktır neden asıldığı. Asılmayı hak eden başka insanlar yok mu da Saddam asıldı? Veya daha sırada bekleyen bu cezayı hakeden kimler var? Yoksa insanlık suçu sayabileceğimiz, bir insanın canına bu şekilde son vermenin hala günümüzde yaşanması acaba bizleri utandırmalı mıdır? Hep söylenir “karıncayı bile incitmez” Hoş karınca incinmez, direkt ölür.
Gazetelere bakıyorum da bazı siyasilerin “Bayramda asılması müslümanlar için iyi olmadı” gibi buna benzer beyanları var. Sanki bayramdan önce veya sonra asılsa idi daha uygun mu olacaktı? Diye de sormak lazım. İşte bu siyasiler ülkeyi yönetmeye talip oluyorlar ve bizler de seçenek kıtlığından Ülkemizi ve bizleri yönetsinler diye seçmek zorunda bırakılıyoruz.
Neyse, bu tartışmalar sürüp gider. TV yayınları insanları uyutmaya devam ederler, insanlar da ne verirlerse onu almaya alıştırıldılar zaten.
- Hangi manken kimle ne yapıyor?
- Kim kimi soymuş?
- Aile faciaları,
- Yangın, soygun,
- Ekonomi tıkırında,
Velhasıl bir sürü boş ve çirkin görüntülerle günün sonunu getiriyorlar. İnsan düşünmeden edemiyor, bu RTÜK denen kurum ne iş yapar diye. Kendi ismini bile yanlış söyleyen bir kurum. Nedense konuşurken insanlar neden rütük derler? Retük demek gerekmez mi? R harfinin okunuşu re olduğuna göre. Böyle de bir ifade kirliliği yaşıyoruz, yanında tabii yabancı kelimelerin bol kullanıldığı bir Türkçe olunca bu tür sonuçlar kaçınılmaz oluyor. Ben arkadaşlarla yazışırken biraz da hoşluk olsun diye örneğin, cd (sidi) yerine cede diyorum, tv (tivi) yerine teve diyorum, dvd (dividi) yerine devede, bunun gibi birçok konuda türkçe ifadeler kullanarak düzeltmeler yapıyorum, insanların da hoşuna gitmeye başladı. Belki alışırlar doğruları bulmaya.
Bir profesör büyüğüm söylemişti. “Bir ülkede ne kadar çok ve yersiz yabancı kelimeler kullanılmaya başlanırsa o ülke kültüründen o kadar uzaklaşmıştır” diye. Yanlış olduğunu hiç düşünmüyorum.
Hele bir tanesi var ki insanın gülmek yerine oturup uzun uzun düşünmesi lazım. Son zamanların moda kahvaltı mekanlarından Simit + Çay.


Bir tanesi tabela asmış aynen şöyle: Geleneksel Osmanlı Simit House
Bir diğeri, Simit Evi Breakfast. Bir başkası: Simit Evi Geleneksel fast food

Simitin karşılığını da yabancı dil ile yazsalar iyice anlaşılmaz olacağından korkuyorlar anlaşılan.
Yabancı kelimeler kullanımı demişken bir de çok gıcık (kusura bakmayın) olduğum bir şey daha var yazmadan geçemiyeceğim.
Arabanın arkasında camda sallanan bir tabela: “Baby on board” Ne yapalım yani sana özel ilgi mi göstereceğiz, herkes anlar mı ne demek istediğinden, şunu türkçe olarak sallandırmak çok mu garip olur?
Bunları çoğaltmak mümkün. Bu da bir kirlilik değil mi?
Kirlilikten uzaklaşalım, hava bugün pırıl pırıl diyebileceğimiz bir bahar havasını andırıyor. Ilık sayılabilir ocak ayına göre, gökyüzü açık ve parlak güneş ısıtıyor tüm kış mevsiminin böyle geçmesini dilerim. Şunun şurasında herkesin özlemini çektiği yaza da 70 - 80 gün kaldı sayılır. Gelsin güneş, kum, deniz, sevinsin çoluk çocuk. Okul tatili başlasın, kabus sona ersin gibi.
Öğlen oldu, Silivri’ye gitmem gerekiyor, bir mahkeme meselesi için.
Dönüşte belki Silivri’den de izlenimlerimi aktarırım. Son yıllarda çok geliştiğini görebiliyorum.